Bilimin Ninelerimi Yakaladığı Nokta: ŞÜKÜR

Çocukken anneannem ve babaannemle çokça zaman geçirdim. Köy hayatıyla ilgili edindiğim tecrübelerin yanı sıra, ninelerimin hayata duydukları ve gösterdikleri minnettarlığa da bolca tanıklık ettim. Başlarının üstündeki çatıya, sabah yumurtlayan tavuğa, mahsul bahşeden bahçelerine, tarlalarına ve daha başka bir sürü şeye mütemadiyen şükranlarını sunarlardı. İşler yolunda gitmediğinde bile bu böyleydi. Hiç beklenmedik bir zamanda, hiç beklenmedik bir hızda kendini yere döküveren doludan sonra bile, hala dallarında bekleşen domatesleri ya da biberleri için şükrederlerdi. Arada kızdıkları, öfkelendikleri de olurdu elbet. Herkes kadar… Bu yazı vesilesiyle hepsine selam olsun; mevzu minnettarlık olduğunda, o dönemde etrafımda en çok onların ve komşuları diğer ninelerin şükrettiklerini hatırlıyorum.

Bütün bu şükür ifadelerinden hepten uzaklaştım yıllar geçtikçe. Önceleri çocuk olduğumdan ve durumu kavrayamadığımdan… Daha sonra ergenliğin verdiği neredeyse hiçbir şeyi beğenmeme ve banal bulma hallerimden… Üniversite ve çalışma hayatı başladığında ise kendimi adamakıllı düşünce dünyasına verdiğimden… Duygu, sezgi ve duyarlılık gibi içsel yaşantımdan adamakıllı kaçtığımdan oysa… Şimdilerde yakınız. Çok şükür. : )

Geçenlerde sevdiğim bir arkadaşımı ziyarete gittim. Bir sağlık meselesi için tetkik yaptırmıştı. Sonucu bir iki gün ve epey tedirgin bir halde beklemişti. Bazı sonuçları sahiden tedirgin bekliyor insan, bilir misiniz hiç? Ne mutlu ki sonuç arzu ettiği gibi gelmişti; her şey yolundaydı. Bu sevinci onunla paylaşmaktı ziyaretin asıl sebebi. Süreci baştan sona bir daha konuşurken, bir ara ağzımdan arka arkaya ‘çok şükür’, ‘maşallah’ gibi, aslen ‘duruma teşekkür’ kelimeleri döküldü. Hemen ardından küçük ve soğukça bir sessizlik oluştu. Akabinde de konu değişti. O kısa sessizlik anını dolduran ortak algı, yıllar evvelinden aşinaydı bana. Hemen tanıdım onu: ‘Daha ziyade belli bir yaşın üzerindeki insanlara ya da belli bir zümreye aitmiş gibi duran kelimelerin, çağımız insanının ağzında işi olamaz.’ algısı… ‘Şükran kelimelerine bu kadar uzağız demek!’ diye geçirdim aklımdan. ‘Kendi iç alemimizle aramıza ne çok mesafe sokuyoruz?’ diye de… Tamamen düşünce dünyasına ait sanıyorduk kendimizi; bunlara değil, bilime yakın durmalıydık. Samimiyetimi yanımda tuttum, hiç ses etmedim. Sohbet devam etti.

Bilime ve sorgulamaya hep yakın durma konusunda sonuna kadar hemfikirim. Ve işte nihayet bugün bilimin ninelerimizi yakaladığı noktadayız hepimiz. Pozitif psikoloji son yıllarda şükran konusunda pek çok araştırma yaptı, yapıyor. Benzer biçimde çok sayıda kitap yazıldı ve hala yazılıyor.

Birkaç yıldır öncelikle kendime iyi gelmesi için ‘mutluluk, zorluklar karşısında esneklik (resilience)’ ve ‘şimdinin farkındalığı (mindfulness)’ gibi birbirinin içine geçen konularda eğitimler aldım, kitaplar okudum. Bu yakın akraba kavramların özünde sürekli dikkatimi cezbeden bir ortak nokta vardı ki, o da yazımın başlığını oluşturan ‘şükür’ elbette.

Son dönemde yapılan akademik araştırmaların ve yazılan kitapların başını Jeffrey Froh, Adam Grant ve özellikle Robert Emmons’a ait olanlar çekiyor. Merak edenler sonraki soruşturmalarını bu isimler üzerinden yapabilirler. Şükür araştırmaları, şükran duygusunu söze, eyleme döken insanların fiziksel ve akıl sağlıklarının, daha az şükredenlere göre daha iyi olduğunu açıkça ortaya koymuş durumda. Minnettarlıklarını günlük hayatlarına dahil eden insanlar daha mutlular, stres seviyeleri daha düşük. Daha iyi uyuyorlar. Diğer insanlarla daha güçlü ilişkiler kuruyorlar. Ağızlarından daha çok teşekkür sözcükleri dökülüyor. Doğaya daha çok düşkünler. Dünyanın materyalist tarafından daha uzaklar ve

mevcut durumlarından da memnunlar; bir çift ayakkabı daha alma derdine çok kolay düşmüyorlar. Daha alçakgönüllüler ve etraflarına daha çok yardım etme eğilimi gösteriyorlar.

Ve daha ne olsun? Aslında hepimiz böyle akan bir hayatı istemiyor muyuz?

Hayatın cömertçe, iyilikle sunduklarına ve bizim alabildiklerimize karşı gösteriyoruz minnettarlığımızı. Tabii önce bu cömertliği ve iyiliği görmemiz, fark etmemiz gerekiyor. Fark etmediğini, anlamadığını hayatına sokamıyor insan. Dahil ediyorsa da bu daha çok ‘şeklen’ oluyor. Bu çok basit ama hiç kolay olmayan halleri kazanmanın yolu elbette ‘pratikler’. Yani eyleme dökmek. Böylelikle, mümkünse her gün yapılan pratiklerle beynimizde sinir tellerimizi yeniden yakıyoruz; beynimizi yeniden inşa ediyoruz. Bilinçli davranışlar ve alışkanlıklarla hayatımıza devam ediyoruz.

Peki ne yapalım da aralayalım bugün kapıyı?

Eğitimlerde ve kitaplarda minnettarlığı devreye sokmak için ilk tavsiye edilen şey bir “şükran günlüğü” tutmak. Hayatınızda varlığından dolayı şükrettiğiniz şeyleri her gün bu günlüğe yazıyorsunuz. Her ne ise bu şeyler, canlı, cansız, büyük, küçük… Bazı yerlerde sayıyı sınırlandırdıklarını gördüm. Ben sınırlandırılmaması gerektiğini düşünenlerdenim. Mevcutta ne kadarını fark edebiliyorsanız o kadar. Bu egzersizle bir süre sonra ‘olanı görmek ve onu kucaklamak’ eğiliminiz artmaya ve daha çok şükretmeye başlıyorsunuz.

Benim kişisel önerim ise mindfulness pratiklerine başlamak yönünde. Şükür, mindfulness’ın ilkelerinden biri nitekim; ürünlerinden de diyebiliriz. Şimdinin farkındalığı egzersizleriyle, bir süre sonra etrafınızda olanları görmemeniz, duymamanız, hissetmemeniz, duyumsamamanız, anlamamanız kanımca mümkün değil. Üstelik giderek artan bir farkındalıkla birikiyor bunlar kucağınızda. Mindfulness kitapları ve eğitimleri her geçen gün artıyor. Kendinize uygun olanı araştırıp bulabilirsiniz.

Basit ama hiç kolay olmayan bu halleri yakalamanın yolu ‘pratik’ yapmak dostlar. Buraya yazarken, kendime de hatırlatıyorum. Kendi ritmimize göre olabilecek en sık aralıklarla o pratikleri yapmak…

Hiç beklenmedik zamanlarda, hiç beklenmedik hızlarda yağan dolulardan sonra bile, hala dallarında bekleşen domatesleriniz için şükrettiğiniz günler dilerim. Veya sadece küçük bir yağmur tanesinin yüzünüze dokunduğunu hissettiğiniz için şükrettiğiniz anlar… İçinizdeki şiiri, şarkıyı, türküyü dışınızdan söylemeye başlarsanız eğer, tanık olmayı ve melodiyi duymayı umarım.

Sevgi ve şükürle.

NEXT

Farkındalık Çalışır ve Çok İşe Yarar

WRITTEN BY:

İçimizde biriktirdiğimiz incileri, vakti geldiğinde dökmek çok kıymetli bir eylem. Kah yazarak, kah anlatarak, kah çizerek, kah söyleyerek, kah dans ederek, kah nakşederek... İşte ben, bu içerideki incileri önce fark etmeyi, onlarla temas etmeyi ve sonra dışarıya bir mücevher olarak çıkartmayı, kendinde ve diğer insanlarda çok seven biriyim.

LEAVE A COMMENT