Farkındalık Çalışır ve Çok İşe Yarar

Pek sevdiğim eğitimci, konuşmacı, yazar Ken Robinson, 2010 yılındaki TED konuşmasında, yıllar önce yaşamış bir filozoftan alıntı yaparak “Dünyada iki çeşit insan var; dünyadaki insanları ikiye ayıranlar ve ayırmayanlar. Ben ayıranlardanım.” der ve eşsiz tarzıyla dinleyicilerin içten kahkahalar atmasına vesile olur. Doğrusu bu ya, ben de ayıranlardanım. : )

Bana göre dünyada iki çeşit insan var: ‘Ezbere gidenler’ ve ‘farkındalığıyla ilerleyenler’. Nitekim bilinçli ilerleme seçimini yapabilmenin kilit taşı da farkındalığın ta kendisidir. Aslında oto-pilotta olduğumuzu ancak fark edebildiğimizde anlarız. Yoksa zaten oto-pilotta yaşamaya, ezberden ilerlemeye devam eder, dururuz. Hayat önümüze sorun görünümlü dersler çıkarsa da, göremeyiz. Muhtemelen söylenir; karşımızdakine, etrafta olup bitene kızar, durmadan şikayet ederiz.

Size kişisel farkındalık yolculuğunuzda yol alıp alamadığınızın işaretini pek çabuk gösteren şahane bir turnusol kağıdı söyleyeyim. Kendimde de sık sık bakıyorum. Yakinen tanıdığınızı düşündüğüm şikayeti diyeceğim. Vaktiyle Şems’in dile getirdiği gibi ‘eğer hala şikayet ediyorsak, hakikati göremiyoruz demektir’ dostlar. Fark ediyorsak oysa, seçim yapıyoruz; aynı şekilde kalmak ve durumu değiştirmek seçenekleri arasında bir seçim. Yani farkındalık, kişiyi seçim yapmaya teşvik eder. Bu bile tek başına çok işimize yarar.

Tam burada ‘ezbere yaşayanları’ da ikiye ayıracağım izninizle (Ayıranlardan olduğumu söylemiştim.); ‘bilmeyenler’ ve ‘bilmek istemeyenler’ şeklinde. Bilmeyenler sahiden bilmeyenler ve mevcut halleriyle hayatlarına devam edenler. Bilmek istemeyenler ise bir takım işaretleri gören, olanlar arasında belli ilişkiler kuran, lakin kendiyle yüzleşmek istemediği için eylemi erteleyen ve içindekileri bastıran arkadaşlar. İlk gruptakiler için çok bir şey söylemek istemem ancak ikinci gruptakilerin bir an evvel kendilerine iyi gelecek bir yöntem yardımıyla yola çıkmalarını, hali hazırda bastırdıklarını dile getirmelerini ya da mümkünse bir ürüne dönüştürmelerini tüm içtenliğimle dilerim.

Çocukluğumuzda bedenimizle, zihnimizle ve ruhumuzla bir bütün olan ve bizi açık, sınırsız ve esnek eyleyen farkındalığımız, yıllar geçtikçe maalesef kapanıyor, daralıyor ve kalıpların içine hapsoluyor. Yetmiyor, o bütünlük içinden kendini ayırıyor; kısıtlı bir yere, kafamızın içine sıkışıyor. Hatta orada da çoğunlukla bir yarımkürede kalmayı tercih ediyor. Aslında bunu yapan, farkındalığı bu kadar dar bir alana sıkıştıran elbette biziz. Dışarıdan son derece çağdaş ve mantıklı görünen fakat aslında ne kadar mantıksız bir şey bu yaptığımız! Kendimizi yekpare zihin zannederek;  farkında olmayı zihinsel aktivitelerimiz ve düşüncelerimizden ibaret saymak… Böylelikle vücudumuza ve bedensel hislerimize dair farkındalığımızı o kadar gerilere atıyoruz ki! Ruhumuzdan bahsetmiyorum bile! Tam burada yine Ken Robinson ile devam edeyim. En son seyrettiğimde elli dört milyon izleme rakamına yaklaşan, eğitim sisteminden bahsettiği 2006 yılına ait o ‘en çok izlenen TED konuşması’nda, sözü profesörlere getirdiği bir yerde -aslına bakarsanız bence iyi eğitimli insanlara da ithaf edebiliriz- şöyle der: “… bir çoğu kafalarının içinde yaşıyorlar. Orada, kısmen bir tarafa doğru (sol lobu kast ederek) kaymış olarak yaşıyorlar. Hatta neredeyse kelimenin tam anlamıyla bedenlerinden soyutlanmışlar. Öyle ki ‘beden’ onlara tek bir şey ifade ediyor; o da bedenin kafalarını taşımak için yegane araç olması. Kafalarını toplantılara bu şekilde götürüyorlar.”  Yine herkesi içtenlikle güldürür ve eşzamanlı olarak düşündürür.

Sağ olsun, bu yazıyı yazmayı -bundan öncekileri de- farkındalığımla kurduğum arkadaşlığıma borçluyum. Sandığım kişiden olduğum kişiye geçişimin başlama vuruşu, düdüğü çalan niyetimin hemen peşinden harekete geçen farkındalığıma aittir. Maç halen devam ederken, vakti geldiğinde birbiri ardına açılan kapılar vesilesiyle gerçekten kim olduğumu, nelere değer verdiğimi, nelere vermediğimi, neleri sevdiğimi, neleri sevmediğimi anlıyorum. Farklı ve birbirini destekleyen farkındalık çalışmalarıyla derinleşen yolculuk, beni kendime daha çok yaklaştırıyor. Hayatı her kim isen o olarak sürdürmek… Yolun adı bu. Aslında ‘çok basit ama hiç kolay değil’… Eski yolcular böyle derler. Böyle olup olmadığını yolda öğrenirsin.

Basit ama hiç kolay değil çünkü büyürken edindiğimiz inanç kalıplarımızı ve varsayımlarımızı bırakmak pek de işimize gelmez. Yetmezmiş gibi kendimize uygun gelişen korkularımız da, farkındalığımızı ortaya koymamızı engelleyen güzel güzel taşlar koyar önümüze. Oysa her ne ise korktuğumuz şey, bizi tünelin sonundaki ışığa ulaştıracak giriş biletinin kendisi odur. Diğerleri tarafından sevilmeme korkusu mesela, eyleme geçersek bizi koşulsuz sevgiye taşır. Acımasızlık şefkatin kucağına… Kendine güvenmeme cesaretin göbeğine… Savaş barışın ta kendisine… Leonard Cohen’in o şahane sözünde dediği ve içimizi aydınlattığı gibi, “Her yerde bir çatlak var; ışık içeri böyle girer.”.

Işık demişken karanlıktan biraz daha bahsedelim. Bize ait hazineyi almak için girdiğimiz ışıksız, belki de tamamen karanlık tünellerde ya da mağaralarda, kendimize oldukça acımasız davrandığımızı düşünürüm. Sabote eden, eleştiren iç sesimizle zaten zor olan durumu daha da zorlaştırır; işin içine fazladan kızgınlık, öfke ya da acı katarak sıkıntımızı kat be kat artırırız. Birileri için belki de sıkıntıdan da öte, ızdırabı… Kendi tecrübemde imdadıma yetişen mindfulness oldu. Olanı olduğu gibi, içtenlikle ve iyilikle fark etmek; olanı değiştirmeye çalışmadan, o geçene kadar onunla birlikte kalabilmek… Farkındalık çalışmalarının içinden geçerken kendinize, çok sevdiğiniz bir arkadaşınıza gösterdiğiniz anlayışı ve şefkati göstermeniz eminim ki çok işinize yarar.

Yazı uzadığı için, farkındalık sayesinde kendimizle kurduğumuz bağlantının, insanlarla ve doğayla kurduğumuz bağlantılara sirayet ettiğinin ve bunun da hayatın keyfine varmaya ve mutlu olmaya çok hizmet ettiğinin altını pek de çizemeyeceğimi anlıyorum. Bunları da sonraki yazılarıma saklayayım…

Öyleyse… Bildik örüntülerinizden ve belli aralıklarla kendinizi içinde bulduğunuz kısır döngülerinizden çıkmanızı sağlayacak, seçim yapmanızı ve yaptıklarınızın arkasında sağlam durmanızı kolaylaştıracak, şikayetlerinizi azaltacak, yüreğinizi ve zihninizi ferahlatacak, tepenizden geçen kuşu görmenize ve ötüşünü işitmenize fırsat yaratacak, boğazınızdan aşağı inen kahvenin tadını ve sıcaklığını hissettirecek, kendinizle ve insanlarla muhabbetinizi artıracak, sizi akışa geçirecek ve mutlu edecek farkındalık çalışmalarının gücü adına… Güç sizinle olsun.

Sevgiden daha büyük bir güç bilmeyen,

Aylin

PREV

Bilimin Ninelerimi Yakaladığı Nokta: ŞÜKÜR

NEXT

KUŞAKLARIN KAÇINILMAZ KARŞILANMA SEREMONİSİ

WRITTEN BY:

İçimizde biriktirdiğimiz incileri, vakti geldiğinde dökmek çok kıymetli bir eylem. Kah yazarak, kah anlatarak, kah çizerek, kah söyleyerek, kah dans ederek, kah nakşederek... İşte ben, bu içerideki incileri önce fark etmeyi, onlarla temas etmeyi ve sonra dışarıya bir mücevher olarak çıkartmayı, kendinde ve diğer insanlarda çok seven biriyim.

LEAVE A COMMENT