TEKNOLOJİNİN STRESLİ ÇOCUKLARI: Y KUŞAĞI

“Millenials”, yani namıdiğer Y Kuşağı, önceki yazımda da belirttiğim üzere 1980 ila 1999 yılları içerisinde doğan kişilerin dahil olduğu kuşaktır. Önceki kuşaklara göre teknolojinin en hızlı geliştiği dönemin içine doğan bu kuşak, bu durumdan her türlü nasibini almıştır. Teknoloji ve nasip kelimeleri aynı cümlede geçince insanın aklına yalnızca güzel etkileşimler geliyor, değil mi? Ancak yazının başlığından da anlaşılacağı üzere, ben diğer yönlerin üzerinde duracağım.

Kuşaklar hakkında yapılan araştırmalara göz gezdirirseniz şayet; Y Kuşağı ve stres kelimelerinin bir araya fazlaca geldiğini görebilirsiniz. Keza farklı ülkelerde yapılan araştırmalar, Y Kuşağı’nı gelmiş geçmiş en stresli kuşak olarak belirtiyor. Hatta kendinden sonra gelen Z kuşağını da sollamış durumdalar.

Durum öyle bir hal almış ki, internette dolanırken, tatil planlamasının bile Y Kuşağı’nı strese sokabildiğine dair araştırmalara referans veren yazılara denk gelebilirsiniz. İnsan düşünmeden edemiyor: Keyifli bir olay için araştırma yapmak bile strese dönüşebiliyorken daha zorlu konularda Y Kuşağı’nın yaşamı nasıl bir hal alıyordur?

Peki nedir bu stresin kaynağı ve neden Y Kuşağı bu kadar stresli? 

Aslında birden fazla değişken bu denkleme oyuncu olarak giriyor. Ancak baş rolde teknoloji ve internetin dünyaya getirmiş olduğu FOMO var. Fear Of Missing Out yani bir şeyleri kaçırma korkusu.  Bu korku, konu ne olursa olsun her zaman daha iyi bir ihtimalin var olduğu ve o ihtimalin de ne yazık ki senin karar verip uyguladığının dışında olması temeline dayanır.

Teknolojinin gelişmesi ve internetin kullanımı ile her konuda, insanların önüne araştırabileceği veulaşabileceği sınırsız sayıda seçenek geldi. Bu imkân bolluğunun içinde insanoğlu “Oh ne güzel, bir sürü alternatifim var, paşa gönlüme göre istediğimi seçerim.” demedi. Onun yerine zaman içinde ya başkası daha kaliteliyse, ya başka sitede daha ucuzu varsa, ya daha eğlenceli bir etkinlik varsa, ya daha güzeli varsa, ya daha özet bilgi varsa diye düşüne düşüne kendini daha iyilerini kaçırmış olma stresine hapseder oldu.

Teknoloji ve özellikle internetin sunduğu seçenek çokluğu ile gözlerini açan FOMO, doğduğu alanda kalmayıp hayatın her yerine yayılmayı başardı. Öyle ki film izlerken tiyatroya mı gitmek, kitap okurken arkadaşlarla mı buluşmak, eğlenirken evde mi kalmak, Ayşe ile görüşürken Fatma’yla mı buluşmak daha iyi bir seçenekti diye düşünen, yaşadığı andan kopan ve koptuğu için de stresi, endişesi ve mutsuzluğu artan bireyler oluştu. Bu yaklaşım ile insan, mevcut anın ona getirdiklerini göremez ve bunlarla yetinemez bir hal aldı. Her alana yayılan FOMO doğal olarak çok daha fazla endişe ve buna bağlı olarak da stres oluşumuna neden oldu.

FOMO; yaş, kuşak, cinsiyet tanımaksızın herkese dokunabilirken en çok Y’leri vurdu. Nasıl mı? Doğduğu tarih nedeniyle. FOMO durumu, ilk 1996 yılında Dr. Dan Herman tarafından tanımlanmış. FOMO terimi ise Patrick J. McGinnis tarafından bulunup 2004 yılında yaygınlaşmış. Tarihler oldukça dikkat çekici, internetin toplu kullanıcılarla buluşmasından birkaç yıl sonrası ve tamamen yaygınlaştığı dönemler. Bu tarihler sırasıyla Y kuşağı için lise/üniversite yıllarına ve iş hayatlarının ilk yıllarına denk geliyor. Teknolojinin daha orantılı ilerlediği yıllarda Babyboomer ve X kuşaklarının yaşanan gelişmeleri daha rahat takip etme ve sindirme süreleri vardı. Teknolojinin ve internetin çığırından çıkarak geliştiği dönemde ise Y kuşağı ömrünün baharında, üniversite sınavının stresi aktif devam ederken ya da yeni atlatmışken, bu ikilinin, sınırlandırılmış dünyalarına sunabileceği sınırsızlığı bir bomba misali kucaklarında buldular. Sonrası malum; alternatiflerin tartışmasız tek bir seçeneğe sürüklediği yol: Merhaba, daha iyi bir ihtimalin olma kuşkusu! E tabi işte o zaman tatil araştırması bile eziyetli bir stres kaynağına dönüşüyor.

FOMO’nun yanı sıra internetin Y kuşağına armağan ettiği başka bir hediye ise Mevlana’nın “Ya olduğun gibi görün ya göründüğün gibi ol.” deyişine tam ters bir anlayışın sosyal medyada hâkim olmasıdır. İnternetle büyüyen bu kuşağın özünde yatan değerlerden biri, paylaşımcı olmak olsa da yalnızca sosyal medya üzerindeki paylaşımları akıllarda yer etmiş durumda. Aslında tam da bu paylaşımcı yanları nedeniyle takım çalışmalarına çok yatkınlar diyerek konumuza geri dönüyorum. Hayatında bu kadar yer kaplayan bir alanda, sürekli hissetmediğin duyguları ve aslında sahip olmadığın hayatları paylaşmak strese ve adım adım depresyona sürüklenmekten başka bir işe hizmet etmiyor. Ancak “Herkes bu şekilde, en iyi halimle varsam doğru.” yaklaşımı oyunun böyle oynanmasını körüklüyor. Ayrıca kendi gerçeklikleri ile paylaşımları arasındaki fark ne kadar büyürse stres oranı da o kadar büyüyor.

Y kuşağının en belirgin özelliklerinden biri teknoloji meraklısı olmaları, bunu tech-savvy kavramı ile de duymuş olabilirsiniz. Teknoloji ve internet gelişiminin en muazzam dönemlerinde büyüdükleri için teknolojinin hayatlarının vazgeçilmezi konumuna gelmesi aslında çok doğal. Hatta Creative Artists Agency (CAA) tarafından yapılan araştırmalar sonucu Joe Kessler’in de TED videosunda aktardığı üzere, teknoloji Y Kuşağı için 6. his olarak tanımlanmakta. Yani insan nasıl 5 hissinden birini kaybederse stres, üzüntü, depresyon gibi tepkiler veriyorsa, Y Kuşağı’nın 6. hissi olan teknolojiye de verdiği tepki aynı. En nihayetinde hayatlarını her anlamda kolaylaştırdığına inandıkları bu kaynağa erişimlerinin kısıtlanması ya da olmaması, onlar için büyük bir stres ve üzüntü kaynağı.

Hayatta olabilecek, trafik, hastalık, anlaşmazlıklar gibi herkesi vurabilen başka rutin stres kaynaklarını da göz önünde bulundurduğumuzda, Y Kuşağı için stres seviyesi hep üst kademlerde seyrediyor gibi duruyor. Haliyle stres bu kadar yoğunken hayatta genel anlamda varlık gösterip, duyguları yakalayıp yaşayabilmek oldukça meşakkatli bir iş oluyor. Tablo pek iç açıcı gözükmese de çaresiz bir durumdan bahsetmiyorum. Aslında tam da ihtiyaç duyulan şey kendinle, gerçekliklerinle, sahip olduklarında, şimdinin ve hayatın sana sunduklarıyla bağlantıda kalabilmek. Yazması kolay, uygulaması bir o kadar zor ve uzun bir yolculuktan bahsediyorum ama oldukça da keyifli bir yolculuk. Kapıyı aralamaksa farkındalıkla başlıyor. Ve ne şanslıyız ki çağımız gereği bu yolculuğa çıkmamızı sağlayacak, koçluk, kişisel gelişim ve nefes eğitimleri, mindfulness, resilience gibi bir sürü seçenek var.

Yol uzun olsa da yolculuk minik bir adımla başlar.  Daha iyi bir seçenekle başlayabilir miydim kaygısına düşmeden ilk adımınızı atmanız dileklerimle.

Sevgiler.

PREV

KUŞAKLARIN KAÇINILMAZ KARŞILANMA SEREMONİSİ

NEXT

Y Kuşağı’nın Koçluk Alması için 5 Sahici Neden

WRITTEN BY:

Okumayı da yazmayı da oldum olası çok sevdim. Bu ayrılmaz ikili, beni ben yapan vazgeçilmez sığınaklarımdır benim. Yazdıkça sakinledim, yazdıkça coştum, yazdıkça çoğaldım, yazdıkça anlam buldum. Tıpkı okurken olduğu gibi.

LEAVE A COMMENT